Nefes 1.Bölüm (Arkası Yarın Roman)



HASTA ADAM



Çığlıklar artmıştı! Hırıltılarının kasvetli girdabına çirkin inlemelerini kusan hasta, rezil karışımına artık acı çığlıklarını da ekliyordu! Bu fevkalade acı sesler, ölümlü algılarda acı, korku ve kederli ölümden başka bir şey çağrıştırmıyordu. O halde diğer seslerin derdi neydi? Her ses ya Azrail’e saygıdan sus pus olmuş ya da ırzlarına geçen hasta adamın sesleri ile üzgün bir metanete bürünmüş gibilerdi. Acı çığlıklardan başka her ses sessizdi. Karanlık mezara uzanan, kırılmaya elverişli, kırmaya hevesli, ince bir tel kadar zayıf ve kısıtlı yolun hoş türküleri olabilir miydi bu gitgide acılaşan sesler? Ya da ahret âlemi bizle kurduğu tek bağını acı sayesinde mi sağlıyordu? Ah şu an kopan o acı nağme yok mu? Hangi ses işçisinin hangi acı ile hangi organın, hangi hastalık mikrobu ile ortaklığından doğmuştu? Oysa kadın sadece, ağlama, gülme ya da az biraz da hasta bakıcılığından tecrübe ederek tanımladığı acı namelerini bilirdi bu güne kadar. Ama bu sesi, kalbin, nefesin, midenin, gırtlağın zahiri bilinen mesafelerinden, işçi damarlarından algılamıyordu, bambaşka bir derinlikten, belki de binlerce yıl mesafelik karanlık bir dehlizden, delikten geldiğine yemin edebilirdi! İşte bu mesafenin ahrete bağlanan bir yol olduğunu anlamıştı bitkin kadın!
Bütün bedeni ve bilinci ile haykırmaya devam ediyordu incecik, bitkin şey! Etleri kıymık kıymık, yavaşça çimdiklenerek koparken, birde sevdikleri gözlerinin önünde katledilirmiş gibi her defasında yeni bir tizde, yeni bir uğultuda, hırıltıda, acı ile ses veriyordu! Artık bu iğrenç sesler, köpek nefesi gibi her santimi her metreyi usulca yaşlandırıyordu. Duvarlar, sert beton yapılarının ardında, dışarı çıkmaya can atan cenindeki tez canlı bebek gibi kıvranıyordu. Dışarı taşıp bütünlüklerini yağmalamak, acı dolu seyirlerine bir son vermek istiyorlardı. Şahitlikten istifa etmek için hissedilmeyen depremler ile titreşerek yalvarıyorlardı. Maddesel sertliklerine rağmen yumuşak insan kalbinden daha fazla ağır kaldıracak güçte değildiler! Zaten, evrendeki en ağır, en sert acıları kaldırabilecek tek madde yumuşak insan kalbi değil midir? Taşların, bunca acıya dayanacak takatleri yoktu! Anlatacak dilleri, savurmaya tutacak uzuvlarıda yoktu. Sadece sessizce dinliyor, içlerine atıyorlardı. Hüzünlerini belirtecek belki de tek eylemleri, rutubet diye lanetlenen gözyaşlarıydı.
Bu şaşalı evin; karanlık, rutubetli, korkutucu bir mağaradan farkı yoktu? Süslü metallerin sefil çıplaklığı alenen görünüyordu! Eşya çökmüştü! Işığı utangaçça yansıtan gümüşlerin, kristallerin, incilerin bu evde pahası yoktu sanki! Bir süre sonra, yeni bir hale uyumlanan sesleri, çığırma olarak takdir etmişti kadın. İnce, yanık, içten gelen bir çığlık sesi, körüklü ciğer vızıltıları ile tavanlara kavgacı bir endişeyi çarşaf germişti. Evin kendine özgü, küflü, eskimişlik kokusunu üzerine hoş bir ceket gibi geçiren iltihaplı nefesin oluşturduğu soluk buharlı hava, yaramaz bir çocuğun uslanmayan zıp zıp topu gibi duvardan duvara haylazca çarpıyordu. İltihaplı nefesin kokusu, her ciğer itişinde, adamın ağzından köpüren bir yanardağı gibi fışkırıyor, kokuşmuş buhar, çirkin ucube suretlerinde bir görünüp bir kayboluyor, şeytani kahkahalar sinsi gülüşle kadına sırıtıyordu. İğrenç havanın derisini yaktığını hissederek yaşlanmaya başlayan elleri ile yüzünü örttü. Sertleşmiş kırışık cildinde nasırlı parmaklarını ürkekçe gezdirirken, gözyaşlarının yakıcı tuzunu gözeneklerine dağıttı. Bu evde daha da yaşlandığını, denizin ortasına dikilmiş ince betonlu bir ev gibi kısa zamanda eskidiğini, çöktüğünü hissetti. Parmaklarının ucunu, tekrar gözlerinin altına çekti üzgün bir çocuk gibi. Kalın torbacıkların üzerinde son on dakikadır sürekli akıntı halinde olan gözyaşlarını karşılamaya devam etti. Dizleri üzerine çökmüş bir halde içlice ağlıyordu. Eteği derisinin ememediği tuzlu akıntıları nokta nokta üzerine çekiyordu. Kadife eteğin üzeri kısa sürede yuvarlak daha koyu bir kadife ile çerçevelenmeye başlamıştı. Damlalar düştüğü yerde bir iki saniyeliğine etrafına doğru genişliyor, daha da büyümek için yeni bir tuzlu damlacık bekliyordu. Nefes sesleri görevine devam ediyordu. Uzunca bir süredir, dokunduğu kulakları hırpalayan iç gıcırdatan nefes sesi, artık çığlıklı inlemeler ile zarif ruhları daha da fazla incitiyordu. Yürekleri derinden sarsan tiz bir acı yayıyordu. Bunca acıyı kısa sürede izleyen kadın artık emindi ki, elbisenin üzerinden çıkmayan, dokunduğu her yere miskin bir pislik bırakan yağ sıvısının işini, kalp aleminde benzer bir işçilik ile bu çığlıklar yerine getiriyor, bilincinde irili ufaklı lekeler bırakıyordu.
Morfin tüplerinden biri, sehpadaki biçimsiz konumundan dolayı haylazca yuvarlanarak yere saldı kendini. Küçük çatlak sesi, hemşireyi öldürdü de öldürdü. Ama çöktüğü yerden kımıldamadı. Yerde nefes alırken genzine, ayakta durduğunda aldığı kötü kokudan daha farklı ve daha narin bir koku ilişmişti çünkü. Ruhsal tacizler ile dolu evde, kendine huzurlu bir köşe bulmuştu nihayetinde. Sıkılmadan içine çekti nefesini. Bir kış sabahı kocasının ricalarına dayanamayarak bıraktığı fakat öfkelendiği zamanlar tekrardan yaktığı sigaraların dumanın sinirlerindeki yatıştırıcı etkisine benzer bir etki yaratmıştı bu hoş koku. Fakat sakinleştirmeye yetmedi bu taze nefes. Sanki bir serap gibi kaybolmuş, yerini tekrar iltihaplı hastalık kokusu almıştı. Temelsiz bir bina gibi çökmüştü sinirleri. Bir küfür sıçraması yaşıyordu. Bilinci, küfrünü sımsıkı tutarak, onu görmemezlikten gelmeye çalıştı. Ama kadın ikincisinde yaşadığı kadere küfretti. Bu ona rahatlık getirmemişti. Sadece yaşlı ihtiyarların insanlara gereksiz zorluklar çıkardığında hissettiği o küçük ve adi his kadar rahatlatmıştı. Hemen silkelendi bu hayâsız hareketinden dolayı “ Peki ya morfinler? ” diye geçirdi içinden. Huzurlu birkaç saati sağlayan muhterem şişeler artık neden hastasına etki etmiyordu? Şu an öylesine ihtiyaçları vardı ki uyuşturuculara... Fakat artık doz o kadar yükselmişti ki, kafasına göre bir ayarlama, hastasını eceli gelmeden öldürebilirdi. Bunun pişmanlığı ile yaşayacak kadar dayanıklı değildi. Ölümden önce, çılgın bir merakı gidermesi gerekti ayrıca. Bu sırlı, yalnızlık dolu evde, ölümün ucundayken, sevdiklerine en çok ihtiyaç duyduğu anlarda tek başına kalakalmış hastasının hikayesini delicesine öğrenmek istiyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İhtiyar ve Kör

Dante: Kayıp Cennet - Sayfa

Kırık Çiçekler