12 Eylül 2016 Pazartesi

Mazlumlar zalim olana kadar mazlumdurlar.

İnsanın yaşam potansiyeli beşeriyet ölçüsünde toplum veya zihninin kendinde bulunan potansiyeli beşeriyet ölçütlerinden düşük görüp cebretmesi ile mazlumlaşır. Oysa beşeriyet aynı bilgi üzerinden işlediği için herbir kişide aynı sonuçları verir. Yani imkan dahilinde yeryüzüne yerleşip rızkı ile nimetlenen her kişi rızkı ölçüsünde aleme kendi hakikatini sunar. Mazlum kişi yerleştirildiği hakikat içinde toplumun onu cebretmesi ile içe dönerek alem hakikatlerini kendinde daha henüz tecelli etmemiş bilgiden okur. Bu sayede duru görününen hakikat kişinin kalbine merhamet ve şefkat indirir. Oysa bu durumda ki kişi sadece onu cebreden alem hakikatlerinin onu bastırmasıyla o makamda durmaktadır. Yani Onda ki merhamet kalıcı ve daim değil değişken bir bilgidir. Çünkü acı ve keder kişinin kalbinde, kişinin kemal ölçütü ne olursa olsun her daim çalışan birinci duru bir görüye sahiptir. Bu duru görü elde edilmekle kişi hakikat ölçütlerini kendinde Kemal olmasa dahi etüt edebilecek görüye ulaşır. Ama birinci duru görü sadece alemin kaim edilmesinde kullanılan etki ve tepki, yani hakikati meydana çıkmayı bekleyen olay döngüsünü oluşturmak maksadı ile var olan bilgidir ve gerçek hakikat değil onun kokusu ve mazlumdada geçici masumluğu oluşturan şeydir. 
Bu yüzden kişiyi kuşatan herbir varlığın bilgisi, kişinin hakikatinde ki bilgiyi harekete geçirir. Kalp cebredildiği ölçüde ona tecelli eden şeyin şeklini alarak parça olarak boşluğa koyulur. Oysa ki mazlum kendisini zalimden kaçıran bilgiye sahip olsa hakikatinden dolayı o bilgiye zalimin niteliğinde sirayet edecektir.
Mazlumun zalim ile olan savaşı ise sürekli olarak mazlumluğun yücetilmesi bilgisi ile muamele görür. Beşeriyet yücelttiği her bir hakikati kendi biçimine döndürmekte sonucu Hak olarak kabul eder. Yani Mazlumun şartlarının yücelmesi. İşte bu yolda mazlumluk hakikatinden çıkarak zalimlik şekline bürünmektedir. Çünkü alemin her bir hakikati zihni cebretmekte aynı sonucu verir. Yani kişi mazlumluğu geçirmekle zalimliğe aday olmaktadır.
 

Hüseyin ütün

9 Eylül 2016 Cuma

Belalarım


Ne çok endişe duyuyorum. Ne de çok korkuyorum, kontrolsüzce üzerime yağan bela yağmurlarından. Oysa olacak olan geliyor ve yolunu bulan su gibi buluyor beni. Yuvasına kolunu sokanı ısıran yılan, başını okşarken sokan  bir akrep... Emredilmiş bir ufka bakıyorum nereye dönsem. Beni toprak çağırıyor çoşkun ekinleri ile, gökyüzü küsüyor sonra. Ve sonra ne ekin ne hasat. O halde gel diyor belam; süslü ziynetleri ile yeryüzünün, bir ışık çakıyor gözüme ve sonra tuzak kuruyor boydan boya. Örümcek ağlarında inzivaya çekilmek isteyen örümcekler gibi ikamet ediyorum toprağa. Toprak bir kapan ve kıstırıyor beni belam.

Volkanların yanında oturmayayım diye, ferah denizlere kaçtığım zaman, nemden yıkılmış başıma, sessizlik ve huzur için  evime örttüğüm tavan. Sonra sevdiklerim... Ben arzu etmeden gidiyorlar. Hasret, özlem, artık yüreğimde uzaklaştığım o harlı volkan. Ben nereye kaçsam hep bir bela yağmuru, hangi köşeye saklansam bir akrep. Ekmeğe uzanan ellerim; işte yılanın ağzında bedenim. Ekmeğim yılanların ininde. 

7 Eylül 2016 Çarşamba





Köhne pencererelerimin rutubetli manzaralarına nurdan perdeler gerip bana cennetini göstersen de, ateşe perçinlenmis tutsak ruhumu göğün semalarında gezdirip ferahlatsanda, bir tebessüm görmeden cãnımı sana vermem sultanım.


07,10.2016 - Hüseyin Ütün

6 Eylül 2016 Salı

Kırık Çiçekler

Okyanuslar kadar derin sevgiler için icad edilmiş kalpleri
Menfaatlere aşık sevgililerle yıprattık
Sonsuzluğa kanat çırpsın diye yaratılmış
o mukaddes ruhlarımızın destanlarını
Sonu belli kötü masallarla yazdık

Baştan sona kırılmış bir insan olmak
Sen baştan sona yitirdiğin o destanın kahramanı;
adın kırık çiçekler isimli
kötü masallarda geçiyor.

Hüseyin Ütün 06,10,2016

31 Mart 2016 Perşembe

Efsaneler



Her bir efsanenin altında onu tetikleyen, onun zeminini kuran, yeryüzüne intikam yeminleri ettiren bir zulüm vardır. Eğer zulüm olmasaydı, kahramanlar olmazdı. Eğer zulüm olmasaydı kendini feda eden büyük erlerin hayatından bahsedemezdik. Çünkü rahat döşekler üstünde her bir adam, tembel bir yaşam ve rahatı kollamak için nefes alan kişiler olurdu. Mutlu düzen öylesine zehirli bir koku yayar ki, onu kollamaya çalışanlar ondan tat dahi alamadan onun çevresinde bir ömür nöbet tutarlar. Onu korumak için kayıp bir yaşama dönüşürler. Ama düzen bozulduğunda; çocuklar ve kadınların hayatı tehlikeye girdiğinde, mutluluk nöbetçileri uyku ile geçen ömrüne veryansın ederek tatlı döşeğinden kalkar ve kılıçlarını zulmün üzerine çeker. Herşeyini feda edenlerin hikayeleri böyle başlar.


Kayıp Cennet
Hüseyin Ütün

27 Mart 2016 Pazar

Rüyalar Hayal Ediyorum.

Artık rüyalarımda çekiyorum günden kalan acılarımı
Rüyalar hayal ediyorum, gözlerimi kapatıp.

Hüseyin Ütün

26 Mart 2016 Cumartesi

Aç Gözlerini ki, Gün Doğsun

Uyan ey gözleri mahmur olanım. 
Uyan ki güneş uyansın. 
Senin ruhunun diriliği ile 
bana diri geliyor günler. 
Sen uykudayken sanki karanlık
ve hep ölüm keder. 
Sen yoksan canım eğer,
nasıl söyle yaşamaya değer,
Açıl gözleri sevgilimin,
Açıl ki bitsin ölüm; başlasın yaşam.

Hüseyin Ütün-Yarım Yüzlü Adam

20 Mart 2016 Pazar

Sevginin Bilinmezliği

Sevgideki en büyük tuzak, kendi beşeriyetimizin sırrıdır. Bizler zihnimizdeki gerçekleri avama tavır olarak aksederken nasıl ki onlarca elekten geçirip, iyilik, güzellik ve dürüstlükle bulamaç edip sunuyor ve bunların gerçeklerimiz olmadığını biliyoruz ya; işte işler sevmeye gelince, aşk gün gelip çatınca, göz ardı ettiğimiz o yüzlerce elekten geçmiş sözlerimiz ve tavırlarımız aklımıza binlerce sorular bırakır ve o soru hep aynı yola çıkar; ya gerçekten sevmiyorsa. Bir insan sevmeden seviyorum demişse birgün, nefretlerini gizleyipte halka karışmak için yüzüne bir tebbessüm takındı ise işte o insan seviyorum diyene ‘bir daha söyle’ demezmi?

Hüseyin ütün - Kayıp Cennet

15 Mart 2016 Salı

Fecir vakti

Yeni Ay'ım, yeni Güneşim
Her sevgide değişen semalarım.

Ah yine fecir yine fecir,
Ne Ay'ım var nede Güneşim.

Hüseyin Ütün

Avcı

Avcılar, avladıkları hayvanda acıyı gözetmezler. Avlayan için bir hayvanın ruhu yoktur. Eğer olduğuna inansaydı; okunu indirir, kılıcını kınına sokardı. Fakat avlarken zevk duyduğu şeylerin bir ruhu olduğuna inanmak istemez avcı. O halde, bir şefkat gelirdi çünkü yüreğine. Ah insanoğlu; gözardı etmekte üstüne yoktur onun. Bir Ceylanın yaşam dairesi ormanlardır, derelerin kenarlarıdır. Ama onun yaşam mihmarı bir avcı için tuzakların diyarıdır.

Kayıp Cennet - Hüseyin Ütün

Dramlar...


Dramlar güzel manzaralardan daha çekicidir. Güzel bir çiçek ile ölmüş bir köpek yanyana durduğunda, ölümün o kesif bakışı kişiyi öylesine kendine çeker ki, o an dünya hep ölüm olur. Ruh, sahibini güzelin sarhoşluğundan manasının kıyımına bakmaya zorlar. Ölüme boyanan gözler ise bir süre renkleri içemez, gökyüzü hala mavidir ama gözler karanlık...

13 Ekim 2015 Salı

Ulu Meyve Ağacı (şiir)



Dallarında meyva olan ağaçların altında
Gövdesinde gölgelendiğim ulu çınarların dibinde bittim.
Bir ağaç özledim senin gibi
Hem gölge veren hemde meyve.

Şimdi o ulu ağaçtan koparılmıştım
Meyvesiydim oysa onun ben
Ve suyuydum onun can veren
Hatrıma geldi onun dibinde söylediğim şarkılar
Sanki ateş yakmaz gibi, sanki derinler boğmaz gibi
Sandırır dı beni o nameler

Topraklarımdan çıkarılmıştım ben
Dediler o topraklar senin değil
Ağaçlar dedim ben
Dediler kökleri toprağımıza bağlı
O halde ağacım dedim.
Onu sökmek toprağımızdan pahalı

Aç kalmak istemem ondan mahrumken
Boğazımdan geçmez meyve eğer onun dalından değilse
Hem Güneş beni dağların gölgesinde bile yakar artık
Gölge onun ki değilse

Ve git dedi sahibi;
Ormanlar dolu oğlum unutma; onun gibi ağaçlarla

Şimdi ormanda bir katilim
O sanmak için kafamda onun şekilleri
Dallar göğe bakmalı ve meyveler aşağıya
Olmasın ne bir eksik ne fazla

Dalları kırıp, gövdeleri kesip
o ulu meyva ağacını yaratmak istiyorum
ve elimde hain bir balta
Bağırıyor bana; bir ağaç yaratmak için
İşe yaramaz keskin bir balta

Tüm ormanı kan götürmüş gibi
Sen sevme diyorlar bütün canlılar
Bağırıyor bir engin meşe; Ey katil dur artık
Bizde ulu çınarlı meyve ağacı yok

Bir kuru ağacın altına çekilmiş ağlıyorum
Onu bulamıyorum, onu bulamıyorum,
Evet onun bir eşi benzeri yok!
Uyan seven kişi diyor sarmaşıklar
Ve bir şarkı tutturmuş tilki
Bütün orman katiline türkü okuyor şimdi
Senin ağacın cennette, senin ağacın cennette...

Hüseyin Ütün



30 Haziran 2015 Salı

Seginus Yayınları Yeni Yazarları Kitap Bastırmak İçin Cesaretlendiriyor

Yayınevleri nazı çekmek istemeyen, editörlerin kibir duvarlarının gölgesinde kalmak istemeyen amatör yazarlar artık kitap bastırmak için ödemeli yayıncılık yapan yayınevlerini seçiyorlar. Bende ilk eserimi bu şekilde yayınlamıştım ama gerçekten rezil derecede tatminsizlik yaşamıştım. İkinci eserim yakında çıkıyor ama paralı bir yayınevinden değil, büyük bir yayınevinden çıkıyor ve eserlerim için yayıncıların peşinden koşmam artık gerekmeyecek sanırım.
Fakat yetklilerini taanıdığım, ödemeli destekli kişisel yayıncılık yapan bir yayınevinden bahsetmek istiyorum. Kitap bastırmak isteyen amatör yazarlara ciddi bir yayın planı sunuyorlar. Bunun karşılığında para alıyorlar fakat gerçekten paranın hakkını veriyorlar. Yani diğerleri gibi yazarlarının parasını aldıktan sonra paçavra gibi atmıyorlar. Açıkcası benim de başıma geldi ve bu işlere neredeyse savaş açmayı bile düşündüm zamanında.

Seginus Usta Yazarlar Yayın Paketleri 


Seginus Yayınları bence  kitap yayınlamak istiyorum diyen amatör yazarların bundan sonra en çok başvurdukları yayınevi olacak. Çünkü işlerini iyi yapıyorlar ve yazarlara hak ettikleri değeri veriyorlar. Dağıtım ağları kuvvetli, yurtçapında dağıtım yapıyorlar. Bunları buraya yazma sebebime gelince; tanıyorum ve dürüstler. Yazarları ticaret malzemesi olarak değil sanatçı olarak destekliyorlar. Belki kim bilir, Cinius'u tahtından eder Segnus yayınları ve artık amatör yazarları yücelten gerçek bir ödemeli yayıncıya kavuşur bu gariban sanatçı öğütücü ülkem.

Kaynak; http://seginus.com.tr/


22 Mayıs 2014 Perşembe

Kahkaha

Kahkahanın cinnetten farkı nedir?
İkiside bedeni aynı yolda yitirir!
İki cinayet, iki kısa kayboluş.
Dostların acılarına yüreğini kapatıp gülenler
Tıpkı cinnete ki kişiye benzerler

Hüseyin Ütün

21 Nisan 2014 Pazartesi

'Âdem' Adlı Tasavvuf Eserinden Bir Pasaj



Bütün isimler O’nundur. İsimlerin zâtı olarak Hak onlara galiptir ve hepsi üzerinden her an şandadır. Bu galebe zâtı indinde isimlerini mağlup kılmakta, o yüzden her bir anda, zâtının şanına bende olan isimlerinden biri, o zâtî letafetten kesafete düşmektedir. Bütün bu âlemler işte onun bir isminin zâtına ait o letafetten bu kesafete[1] geliş ve lütfu ile yine ona dönüş seyrinden ibarettir. Bizim için vücutlarımızın aslı olan o ismi müşahede imkânsızdır. O bir saklı isimdir. Zira dönüş lütfu için Hak’tan bir yardım olarak inen isimleri ile örtülmüştür. İşitişimiz, görüşümüz de bu yardımdan, bilişimiz hissedişimiz de. Onun yardımları da kendine olan iştiyakındandır. İş ondan başladığı gibi yine O’na dönmüştür

[1]    Kesafet ile maddi varlık kast olunmuştur.

20 Nisan 2014 Pazar

İhtiyar ve Kör


-İhtiyar ve Kör-

Dirilikten uzaklaşan ten başlayınca bozulmaya
Bu İhtiyar adamı bir korku sardı hayatta
Aklının sınırları uzanırken diri sonsuzluğa
Aynalarla tanıştı, benzemeyen hiçbir dosta

Aynalar gerçek bir dosttur.
Aynalar yalan söylemez.
Aynalar kesif bir düşmandır
Aynalar kusur kabul etmez.

Gözleri renge kapalı tutmak
Böyle mühim bir iştir ancak
Gözler her rengi seçmemeli
Ve bazen bir nimettir kör olmak.

Gökkuşağını dinlemelisin körden
O ne muazzam bir teşbihtir
Şehvetsiz bir manzara en kötüsünden
Bağlardan kayıtsız saf bir nimettir.

İhitiyar halen bir çıkış arıyor
Tıpkı kollarına davranan kolsuz gibi
Ölümsüz sandığı gençliği arzuluyor
Arzulanan cehennemin ta kendisi

Ve -ne yazık şöyle sanan; dünya hep yarar…

Yararı surette bulana, düşman olur birgün aynalar.



H. Hüseyin ÜTÜN

19 Nisan 2014 Cumartesi

Siyah Nur

Siyah Nur

Sadece siyah bir örtünün var olduğu yerde, örtünün varlığından bahsetmek mümkün değildir. Yalnızca kendisi olan bir şeyin, hiçbir şeyi örtmüş olmayacağı da aşikârdır. Lakin henüz anlayışın meydana gelmediği ve “zaman”ın üzerinden uzun bir zaman geçmediği o anlarda, birbirlerini görmeyen suretlerin, hiç bilinmeyen belirişleri vardı. Siyah örtünün içinden, sımsıcak yıldızlar açılıyor ve diğerlerinden, dile gelmeyen bir süratle ayrılıyorlardı.
Yıldızlar, büyük bir yemin ile tespit edilmiş mevkilerine doğru, birbirlerinden uzaklaşırken, her şeyden habersizdiler. Elan, birbirlerini görmeden ışıldamaktadırlar. Mevcudiyetleri onları var kılmakta yetersiz düşmektedir. Zira var olmak için, kendi varlığını tespit edebilecek durumda olmanın lüzumu bilinmektedir.
Tepelerin, siyah ve belirsiz suretler halinde karanlıktan sıyrılmaları da, örtüyü suretlerin üzerinden kaydıran elin nihai maksudu değildir. Tepelerin eteklerinden akan sular, bitkilere hayat taşımaya başlar. Siyah bir suya düşen beyaz bir süt tanesinin suda yayılması gibi, siyah örtünün üzerinde beliriş evrenleri açılıp büyüse de, bitkilerin bu hareketi, asıl haberi taşımak yönünden daha manalıdır. Onlara “Nebat” denmesinin sebebi de budur.
“Hay” sahibi olmaları sayesinde, hayatiyet arzeden varlıkların, kendi semaları altında, bir renk ve tavır zenginliği göstermeleri, yıldızların ve bitkilerin sonsuz sükûnundan sonra, seslerin ve görüşlerin belirmesini temin etmişti. Lakin bu görüş, bir anlayışa ve bu sesler, “esma”ya ulaşmak istidadında değildi.
Üzerinden sayılamayacak kadar zaman geçtiği halde, ismi bahse konu olamayacak kadar değersiz olan beşer ise kan dökmeye devam ediyordu.
Örtüsünü, burnu hizasına kadar çekmiş, ayak parmaklarının ucunu seyreden hastanın yüzü vardı, vadinin kıvrımlarını okşayan Ay’ın bakışında... Şairlerin izafe ettiği hislere sahip olsaydı, şu an hüzünlü bir annenin ifadesine bürünmüş olması daha uygun düşerdi. Zira ışığının temas ettiği yerlerde, yani tepelerin ve bitkilerin üzerinde, kan izleri vardı. Sabah, eflatun saçlarını, rüzgârın estiği yöne doğru döken dulavratotları, şimdi kızıl bir kovaya eğilen fırçalar gibi kan damlatıyorlardı.
Bu kan, dere kenarında, can çekişerek yatan büyük bir Asya filinden sızıyordu. Ne zamandır çığlıkları duyulmuyor ise de, ayaklarını oynatıp durmasından ve göz kapaklarını açıp kapatıyor olmasından yaşamaya devam ettiği anlaşılıyordu. Derenin iyice çekilmiş suyu, hortumundan içeri giriyor, çamura ve kana bulanmış vücuduna akbabalar konuyordu.
Bir tepenin yamacında, saçları yanmış bir at, kendi kendine, yaşamak isteyip istemediğini sorar gibiydi. Başını kaldırıp, kavrulmuş gözüyle etrafı görmeye çalışıyor, bu sırada direnmeye çalışır gibi toynaklarını oynatıyor fakat hemen sonra kendini tekrar bırakıyordu.
Cesetler, sabahın erken saatlerinden itibaren toprağa dökülmeye başladığı ve akşamın geç saatlerine kadar dökülmeye devam ettiği için, hava şimdiden ağırlaşmıştı. Yazın ve ilkbaharın kokusu olduğu gibi, kanın da bir iklimi vardır. Bu iklim, şu an baştan sona çürümüş ceset ve her kıvamdan kan kokuyordu. Sinekler denizden kabaran bir hortum gibi kesif bir kalabalıkla dönüp duruyor, insan ve hayvan cesetlerinin üzerinde, hiçbir zaman yakından görülmemiş vahşi kuşların, sarı ve parlak gözleri ışıldıyordu. İşte bunlar, bu iklimin görüntüleriydi. Bu görüntülerin müsebbibi ise vadinin bütün kıvrımlarında, alt alta, üst üste, koyun koyuna yatan beşerin kendisiydi. Bazıları halen bağırmaya devam ediyordu. Bağırsaklarını karnına doldurmaya çalışan bir adamın sözleri, ölümün sözleridir. Bu seslere dualar karışıyordu.

Vadinin kazılmaya imkân tanıyan her bir boşluğunda, uzayıp giden büyük çukurlar açılmış, cesetler toplu halde gömülmeye başlanmıştı. Elleriyle sinek sürülerini kovmaya çalışan adamlar, bir yandan ağızlarını tutup bir yandan mırıl mırıl bir şeyler okuyorlardı. 

Ahrar Romanı - Rafet Elçi

16 Nisan 2014 Çarşamba

Dante - Kayıp Cennet

Sakatlanmış bir at, çiftçi veya savaşçı için işe yaramaz bir et parçasıdır. Parçalanmış bir kalp ile nefes alan kişide tıpkı insanlık için böyledir.

Dante Romanı/Hüseyin Ütün

15 Nisan 2014 Salı

Kalabalıklar İçinde Yalnız Bir Adam (Daha Yayınlanmamış 'Dante' Romanından)

Amaçları uğruna kendinde varlık adına ne varsa yok etmişti. Bu onun en büyük savaşıydı. Aslında insanlık çetin bir savaş verecek olsa, ona kendi ile olan savaşı yeterdi. Çünkü benliklerin zevk adına sevimli buldukları bir şeyi yok etmesi, kılıçlar ve kalkanlar ile olan savaşlardan daha çetindir. Dünyalar harbi, benliklerin zevk tutkusunun parçalanmasından büyük değildir. zaten dünyaların savaşına, benliklerine Tanrı adını koymuş kalabalıkların birleşik zekasının, menfaatlerin tükeneceği endişesi ile dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir zevkin başına üşüşüp, ona Tanrıları adına, yani kendi adına el koymasından başka ne sebep olabilir ki? Bu dünyanın insanları benlikleri adına sahip olmak istedikleri maddeleri ve ruhları yeterli görmüyor ve onlara hükmetmek istiyordu. O yüzden son yüz yıldır savaş durmamıştı. Ve savaş kılıçlara değil yönetilmek istenen maddelere susamış ruhların savaşıydı. Onlar maddenin, eğlencenin, huzurun, doymaklığın bir gün tükeneceğini düşünüyordu. Düşünmeyenleri ise daha dürüst olanlarıydı. Çünkü onlar Tanrıları adına bir şeye sahip olup, onu paylaşmak istemeyenlerdi. Benliklerine tatdırdıkları zevklerin sadece kendilerine mahsus olmasını ve bu işten alınacak zevkin yalnızlık ülkesinin yalnızlık tahtında tek bir kadehten ağızlarına akıtılan bir şarap olmasını diliyorlardı.

Ne çetin bir savaş; ruhu isteklerinden köreltmek. İstemekliği ile donanımsız doğan insan neden isteyerek günaha girdi. Çünkü arzular binyıllardır hep aynı tekerleme ile savaşın ateşini yaktı. “Kendine al ve sakla” Arzu, insanoğluna ayırt etmeyi öğrenmesi için verilmişti. Onun ruh mekanizmasında arzu, varlığın bütünlüğüne tek pencereden bakan kişinin hali ile eşti. Penceresinden ne zaman ateşi gördü, o zaman sustu. Ateş, ne zaman penceresine düştü, o zaman aşağıya inip kılıcını insanlık için çekti. Ve ne zaman ateş söndü, o penceresinden tekrar tek olarak baktı. 

Hüseyin ÜTÜN
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Translate